SON DAKİKA

Harbi Gazete

Rakamların Gücüne İnanıyor Ama Kelimelerin Ruhuna Güveniyor

Bankacılık ve yazarlık iki ayrı dünya… Hüseyin Tunç, rakamların gücünü kelimelerin ruhu ile dengelemeye çalışıyor. Soğuk ve vefasız iş dünyasından harmanladığı gözlemlerini duyarlı iç dünyasıyla zenginleştirerek yazıya döküyor

RÖPORTAJ: VİDİN ÖZYER-YAVUZ KAYNARCA

Rakamların Gücüne İnanıyor Ama Kelimelerin Ruhuna Güveniyor
Bu haber 25 Aralık 2017 - 16:59 'de eklendi.

 HÜSEYİN TUNÇ KİMDİR?

1968 Kastamonu doğumludur. 1985 yılında Karabük Endüstri Meslek Lisesi’nden, 1989 yılında da İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünden dönem birincisi olarak mezun oldu. 1989 yılında başladığı bankacılık mesleğinin hemen her kademesinde görev yaptı. Halen Vakıf Katılım Bankası’nda Kredi Tahsis Müdürlüğü görevini sürdürmekte olan yazarın “Biz Aslında Neyiz, Ferec, Turco, Kayıp Renk ve Katılım Bankacılığı isimli yayımlanmış beş eseri bulunmaktadır. İngilizce bilen Tunç,  evli ve iki çocuk babasıdır.

*****************************************

KASTAMONU’NUN ÇALIŞKAN TALEBESİ

  • Kastamonulusunuz, kendinizi Karadenizli mi hissediyorsunuz?
  • Kastamonu’nun coğrafi yayılımında iki bölüm var, biri Karadeniz’e sahili olan ilçeler, diğeri içerde olan yerleşim alanları. İnebolu, Abana, Bozkurt, Çatalzeytin sahil kesimidir. Karadeniz kültürü biraz vardır ama keskin bir Karadeniz kültürü değildir bu. Kastamonu daha ziyade İç Anadolu kültürüne yakındır.

 

  • Endüstri Meslek Lisesini bitirmiş, ardından İstanbul Siyasal’ı kazanmış, o da yetmemiş birinci bitirmişsiniz. Normal bir başarı değil bu. Meslek lisesinden siyasal bilgiler fakültesini nasıl kazandınız?
  • Eğer bu süreç bilinçli bir tercihle Endüstri Meslek Lisesine, oradan da tuhaf bir şekilde siyasala planlanmış olsaydı ‘normal değilim’ derdim. Ama bu biraz da bilememenin, bilinçli tercih yapacak kadar yetişkin olmamanın bir neticesi… El yordamı ile bir yerlere gitmenin neticesi diye düşünüyorum. 1979 yılında yani İlkokul beşinci sınıftayken köyümüze Halil Bodur diye bir öğretmen atanmıştı. Allah rahmet eylesin. Hayatımdaki ilk kavşakta gideceğim yöne seçmemde o vesile olmuştu. Turco romanında da sahnelendiğim gibi öğretmenlerin birçok insanın hayatında belirleyici etkisi olmuştur.

Beşinci sınıfın sonunda öğretmenim tatil için köyden ayrılmadan önce babama gelip , “Tahsin Abi bu çocuğu okut.” demişti. Rahmetli babam da “Okursa sonuna kadar okuturum Hocam” diye karşılık vermişti.

YOL HARİTASINI HALİL HOCA ÇİZDİ

Ama o zamanlar bizim köylerde İlkokulu bitiren çocuklar için üç seçenek vardı: Köyde kalıp işe güce yardım edebilir, İstanbul’a çalışmaya gidip para kazanabilir veya bir süreliğine yakın bir yerde Kur’an Kursu’na katılabilirdi. Kur’an Kursuna gidecek olan çocukların anneleri çocuklarına yünden yatak yapar, bu yataklar ata yüklenir, çocuk da bu ata bindirilip Selalmaz’daki ya da başka bir yerdeki kuran kursuna teslim edilirdi. Okulların yaz tatili dönemi, bizim için de yazın çalışma dönemi bitip, okulların tekrar açılmasına on gün falan kala rahmetli annem de benim için de yün yatakları hazırlamıştı. Yaz başında öğretmenimin babama yaptığı tembih unutulmuştu. O son günlerde yeni dönem için rahmetli Halil öğretmenim tekrar köyümüze gelmişti. Beni yolda gördü, “Sen hala okula gitmedin mi?” dedi. “Nereye hocam?” dedim, “ortaokula?” dedi. “Yok hocam, ben kuran kursuna gideceğim” dedim. “Olur mu öyle şey!” dedi, elimden tuttu, babamın yanına gittik, “Tahsin Abi ben sana ne dedim?” diye sordu. “Babamın tam ne cevap verdiğini hatırlamıyorum. Çok mülayim ve yumuşak yüzlü bir insandı rahmetli babam. Mekanı cennet olsun. Halil Öğretmen talimat verir gibi bir ses tonuyla, “Yarın ortaokul kayıtlarının son günü, bu çocuğu yarın Karabük’e götürüp ortaokula kaydettiriyorsun” dedi. “Kur’an okumayı öğrenmek de onun boynun borcu olsun” dedi.

 

SON GÜN SON SAATTE OKULA KAYIT

Karabük’te de ablam var, eniştem var, onların yanına kalmak üzere ertesi gün yola çıktık. Köyden Eflaniye, oradan Karabük’e gideceğiz. Yolculuk için öyle sürekli araba da yok, üç dört kilometre yürüyüp ana yola çıkıyorsun ve yolun kenarında bekliyorsun. Kamyon geldi bir tane, ona bindik, Eflani’ye vardık. Oradan Karabük (Eflani Birlik) minibüsünün dolmasını bekledik. Saat 3 falandı Karabük’e vardığımızda, kayıtlar da saat 5’te bitiyormuş. Rahmetli eniştem bir taksi tuttu. Merkez Ortaokulu’na gittik. Kayıtlar dolmuş, oradan alelacele Yenişehir Ortaokulu’na geçtik. Son gün, son saatte 2241 numaralı öğrenci olarak 1-A sınıfına kaydoldum. Bu olay ciddi bir sorumluluk yükledi üzerime. Kesinlikle başarılı olmak zorundaydım. Şimdi biz köyden gelmişiz. Orada şehir çocukları var, oradaki çocuklara göre kılık kıyafetim daha farklı. Onların konuşmaları farklı, benim şivem var. Gerçi yıllar sonra onların da aslında farklı köylerden göçüp geldiklerini, farklı şivelerde konuştuklarını, aramızda çok da fark olmadığını anladım ama o yıllar bunu fark etmem mümkün değildi. Kendimi ders çalışmaya vererek, kısa zamanda öğretmenlerimin dikkatini çektim, Böyle çalışkanlıkla, iyi notlarla. Biz ilkokulda hiç yazılı sınav olmamıştık mesela… Yazılı nedir ben hiç bilmezdim. İlk defa Türkçe öğretmenimiz, okullar açıldıktan bir ay sonra falan, “Kâğıtları çıkarın yazılı yapacağım” dediğinde ben “O ne?” dedim. Sonra arkadaşım söyledi, bana da bir dosya kâğıdı verdi. Erdinç adında bir arkadaşım vardı. “Sen hiç yazılı olmadın mı len?” dedi. Öğretmen soruları sordu ve ilk aldığım not 7’dir. İlk aldığım notu hiç unutmam.

NEDEN MESLEK LİSESİNİ TERCİH ETTİ?

Hayatımda ikinci kavşak hangi liseye gideceğim? Ortaokulu bitirmeme yakın birisi bana dedi ki ‘ailenin durumu iyi değil, kısa yoldan sanat okuluna git, meslek sahibi ol.” Bunu kimin dediğini hatırlamıyorum. Bu söz etkili oldu ve ortaokulun bitmesine yakın birkaç arkadaş gittik endüstri meslek lisesine. O zaman EML’lere sınavla giriliyordu, sınav vardı. Sınav başvuru formlarını aldık, işte elektrik bölümü, teknik ressamlık, izabe, döküm ve tesviye bölümleri var. Tesviye ismi benim hoşuma gitti ama tesviyenin ne olduğunu bilmiyorum. İsmi hoşuma gittiği için tercih sıralamasında birinci sıraya yazdım ve kazandım. Başladıktan sonra da “Ben buraya nasıl düştüm!” diye düşünmeye başladım. Çünkü benim hani yapabileceğim bir iş değil tesviye. Çok ince işçilik gerektiriyor. Metalleri çok hassas bir şekilde işleyeceksin. Hayatımda detayla ilgilenmek bana hep zul gelmiştir.

YAŞAR KEMAL’İN TENEKE ROMANI HAYATINI DEĞİŞTİRDİ

Bilinçlenme işte burada başlıyor. Karabük Endüstri Meslek Lisesi’nde iyi kötü okurken ikinci senenin başında Yaşar Kemal’in ‘Teneke’ isimli romanını okudum. Üniversiteden yeni mezun olmuş genç bir kaymakamın Güneydoğu Anadolu’da ağalarla mücadelesini anlatıyor. İşte o kaymakamın kitapta anlatıldığı şekli ile mimikleri, idealleri, düşkünün, zayıfın yanında oluşu, haksızlıklara karşı direnişi ve en sonunda yine de sürgün edilişi beni oldukça etkiledi. Önce değişik yöntemleri deneyerek Kaymakama istediklerini yaptırmaya çalışan ağalar, istediklerini yaptırmada başarılı olamayınca kaymakam hakkında yerli yersiz iddiaları sürekli tekrarlayarak Ankara’ya şikâyet etmeye başlıyorlar ve nihayet Ankara ağaların sesine kayıtsız kalmıyor… Kaymakam ilçeden ayrılırken ardından çocuklara teneke çaldırıyorlar. Kitabın ismi de oradan geliyor. Bir kitap okudum hayatım değişti. O kitap bana tesviyeci olma, tornacı olma olayını unutturdu, kaymakam olma idealini yerleştirdi kafama.

KAYMAKAM OLMA İDEALİ VE SİYASAL

İbrahim Kaytmaz Bey lisedeki Edebiyat öğretmenimdi. Beni yazma konusunda da destekleyen, kompozisyon yarışmalarına katılmamı sağlayan ve belki yazma konusunda beni ilk ateşleyen kişi de odur. İbrahim Hocama, “Ben nasıl kaymakam olabilirim?” diye sordum. O, “Siyasal bilgiler fakültesine gitmen lazım, lakin endüstri meslek lisesinden oraya gitmen zor. Ama bir şansın var, dönem birincisi olacak kadar çalışırsan kontenjandan girebilirsin.” dedi. Buna rağmen yine de girememe durumum olduğunu, çünkü benden daha yüksek notu olan okul birincileri olabileceğini söyledi. Bu konuşmadan sonra okul birinciliğine oynamak üzere ciddi bir şekilde derslere asılmaya başladım. Hem meslek derslerine hem diğer derslere ve başardım.

KAYMAKAMLIK İÇİNDE UKDE KALDI, VALİLİK NASİP!

  • Kaymakamlık için içinizde ukde kaldı mı?
  • Kaldı. Hala ukdedir. Yani bir vesile olur da belki Valilik nasip olur, bilemem. Yani kaymakam olamadım ama valilik şansım var diye düşünüyorum. Ama çok az öğrenci bir idealinin peşinden 7 yıl koşup, bu uğurda iki okulu da birincilikle tamamlayabilir. Kaymakamlık sınavında iki defa yazılı sınavı kazandım ama mülakattan döndüm. Bu durumum, Türkiye’de bazı şeylerin neden olmadığının bir ipucudur bence. Nasip de önemli tabii ama gayret de takdir edilmeli.

YAZARLIK SERÜVENİ MAKALELERLE BAŞLADI

  • Bankacısınız, bu yazarlık serüveni nasıl başladı?
  • Az önce bahsettiğim gibi lise yıllarındaki kompozisyon yarışmalarına uzanıyor. Bir de çocukluğumdan beri daima okurum. Radyonun hayatımda çok önemli yeri vardır. TRT radyoları çok ciddi ve nitelikli yayınlar yapardı. İlkokul yıllarımda dinlediğim programlar, mesela radyo tiyatroları, okul bahçeleri, çocuklarla başbaşalar ufkumu açmıştır. Kitap yazmaya karar vermeden önce de sürekli yazdığım makaleler falan vardı. Herhangi bir konuda, aklıma takılan, zihnimi kurcalayan, kalbimi titreten bir konuda veya beni etkileyen herhangi bir alanda yazmak bana iyi gelir. Bir de insanlara güzel şeyler söylediğime inanıyorum. İlk yazmaya başlayan çoğu insan genelde başlangıçta zorlanır. “Yazmaya başlıyorum ama sonunu getiremiyorum,” derler. Böyle bir sıkıntı bende de vardı. Bu sorunu en başta kısa makaleler yazarak aşmaya çalıştım.

 

BİZ ASLINDA NEYİZ?

  • İlk kitabınız “Biz Aslında Neyiz”de neyi anlatıyorsunuz?
  • Kitabın ismi biraz kendini ele veriyor aslında. Sorunun muhatabı kim? En başta kendim, sonra herkes, hepimiz… Olup bitenleri yeniden birlikte seyredelim… Kendime de bir ihtar bu aslında. Geçmişten çok mu farklı yaşıyoruz? Bugünün en belirgin özelliği karmaşa arasında kaybolmak ve sürekli bir şeylerin ardından koşmak. Koşarken de hem kendimizi hem etrafımızı yaralamak, incitmek ve ne uğruna olduğunu hiç düşünmemek, düşünmekten korkmak ve asıl önemli olanı en akıllı zannettiklerimizin, en iyi okulları bitirenlerin yaptıkları… ABD başkanı oluyorsunuz nasibinize düşene bakın! Esad oluyorsunuz, kendi insanınıza yaptığınıza bakın! Her şey satılık!

Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeyken kaymakamlık hayalimdi, olmadı bankacılığa başladım. Bankacılık mesleğinde insanlarla etkileşimde bulunduğum hemen her ortamda; insanların hayata bakışını, birbirlerine karşı davranışlarını, geçmiş ve geleceğe ilişkin düşüncelerini gözlemledim. Kendi davranışlarımı ve insanlarda karşılık bulmak istediğim dileklerimi sorguladım. Cevap aradığım sorular şunlardı: Genel olarak zenginlik ve konfor her geçen gün arttığı halde insanların hak ve hukuk anlayışı neden gelişmiyor? Başkalarıyla çekişmeden, çatışmadan birlikte yaşamanın yolunu bulabilir miyiz? Değersiz unsurlara niçin bu kadar fazla değer veriyoruz? Neler uğrunda kendimize ve çevremize zulmediyoruz? İnsanın inançlarını bile çarpıtan, unutturan sayısız kavram, olgu ve davranış şekline yeniden dikkat çekmek istedim.

 

 

İLK KİTAP 5 YILLIK ÇALIŞMANIN ÜRÜNÜ

-İlk Kitabı basmaya nasıl karar verdiniz?

İlk önce kitap yayımlamaktan çekindim. Acımasız eleştiriler! Herkes her şeyde o kadar uzman ki! Değerden ziyade markaya bakıyor insanlar… Tevazu “berbat” bir şey… Eğer yıldızsanız gerçekte ne olduğunuz önemli değil. Okuduğum bir kitap, yapılabilecek eleştirilere karşı beni cesaretlendirince 2005 yılında bir kitap yazıp yayımlamaya karar verdim ve Bismillah deyip denemeler yazmaya başladım. 2009 yılında da o yazmış olduğum denemeleri bir süzgeçten geçirip Nesil Yayınları’na gittim. Onlar da beğendiler. Biraz da oradaki editörler katkı sağladı. O kitaba yaklaşık beş yıl çalıştım. 2009 yılında ‘Biz Aslında Neyiz?’ adlı bu kitabımı yayımladım. İkinci kitap olarak ‘Katılım Bankacılığı’ konulu kitabımı planladım. Katılım bankacılığının bilinirliğine katkı sağlamak için ciddi bir çalışma yaptım. Sonra da asıl hedefim olan romana geçtim.

 

YETENEĞİNİ EDEBİYAT ÖĞRETMENİ KEŞFETMİŞ

  • Bankacılık ve yazarlık iki çok farklı şey, nasıl bağdaşıyor?
  • İki ayrı dünya… Rakamların gücünü kelimelerin ruhu ile dengelemeye çalışıyorum. İç dünyam duyarlıdır. İş dünyası ise soğuk ve vefasız. Maalesef reel olan da iş dünyası. Ya derviş olacaksınız ya da yaşadığınız dış dünyayı kendi ruhunuza göre donatmaya çalışacaksınız. Endüstri meslek lisesinde İbrahim Hocamın teşvikleriyle kompozisyon yarışmalarına girerdim.. İlçe ve il çapında hemen her defasında dereceye girdim. İbrahim Hocam bana hep, ‘Sen yazmayı hiç bırakma! Bir yeteneğin var, farklı da yazıyorsun fakat biraz ağdalı yazıyorsun. O kadar ağdalı yazma, basit yaz.” derdi. Yazmaya yönelik duygusal bir yanım hep oldu. Hani sorumluyum dedim ya. Sadece aileye karşı sorumluluk değil, memlekete karşı, İslam âlemine karşı sorumluluk hissediyorum. Albaraka’da uzun yıllar çalışanlarımıza eğitimler de verdim. Onlara da söylerdim, kendi çocuklarıma da aynı şeyi söylüyorum. Mesleğiniz olacak, geçim kaynağınız olacak, bunlar cepte. Yani 1,5-2 milyarlık İslam alemi için başka ne yapabiliyorsunuz ona bakın.

Yazma isteği biraz da bu benim idealist yönümden geliyor. İnsanlara, kurumlara bankacı olarak 25 yıldan fazla zamandır senedir hizmet ettim ama dönüp geriye baktığımda somut olarak memlekete, millete ne katma değer kattığımı düşündüğümde pek bir şey göremiyorum. Arada kaybolup gitmiş bir ömür… Maddi dünya böyledir.

 

FEREC: YAKIN TARİHİN ROMANI

  • ‘Kayıp Renk’ ve Ferec adlı kitaplarınızda yakın tarihimizde yaşadığımız olaylar da var.
  • ‘Kayıp Renk aslında, “Biz Aslında Neyiz’in roman versiyonu diyebiliriz. Ülkemizde son 40 yıldır yaşanan ekonomik ve sosyal değişimin kitap sayfaları arasında sahnelenmesidir. Sonra Ferec’de biz merkezli ve günümüzü geleceğe taşıyacak bir romandır. Biz derken Doğu kültürünü kastediyorum. Suriye’deki iç savaşın Türkiye’deki yansımaları ve bunun tarihe dayanan gerekçeleri vardır romanda. İbni Arabi’den İbn Haldun’a, Kerbela’dan Gezi Olayları’na sosyolojik ve psikolojik savaşların, iktidar mücadelelerinin ve silahların ve paranın yaptıklarını görürsünüz. Cemaat olayları vardır Ferec’de, artık holdingleşmeye doğru gitmeleri. Aslında dini olan kurumların holdingleşme ve siyasi güce dönüşme boyutları. Din ve ahlak merkezli teşkilatlar gündelik maddi yorgunluklardan arınma, dinginleşme yerleri değil midir? Bireylerin nefislerini kontrol mekanları…

 

ROMANLARDA YAŞAYAN KARAKTERLER

-Bazı roman karakterlerinizi bir sonraki romanlarınızda da görüyoruz…

  • Kayıp Renk’in ana karakteri Ufuk, Ferec’de de var. Orada Ferec’in ana kahramanı ile bir şekilde karşılaşıyorlar. Bir önceki karakterin günümüzde ne yaptığını ben de merak ediyorum. Kayıp Renk’te haksız bir şekilde işten atılan Ufuk acaba kendini toparlayabildi mi? Okur da merak ediyordur. Ferec’de Selim’in yanında Ufuk da var. Turco’da da yine Ufuk ve Selim tekrar sahneye çıkıyorlar. Romanlarımdaki kahramanları bir sonraki romana taşımak gibi bir yöntem uyguluyorum. Onları da kendimle birlikte yaşatmak hoşuma gidiyor.

 

TURCO: TÜRKLÜĞÜN KÖKLERİNE YOLCULUK

  • Son romanınız Turco, Türklüğün köklerine Bir Aşk Yolculuğu’ alt başlığını taşıyor. Aşk romanı mı?
  • Turco lise son sınıf öğrencisi Alihan ile Moğolistan’dan Türkiye’ye çalışmaya gelmiş Gerlee isimli Moğol bir kızın soğuk bir akşamda harabe bir binada karşılaşması sonrası gelişen olayları anlatıyor. Esas konu yaşadığımız hayat aslında. Çıkış arayan, anlam arayan, değer görmek isteyen insanların hayatı. Romanda aşka dair bölümler var ama bir aşk romanı değil. Türklüğün köklerine dair bir yolculuk var ama bu bir tarih kitabı değil. Nihayetinde bir roman ve gerçek ile hayal karışımı bir kurgu. Öğrencilerin öğretmenlerle, anne babaların çocuklarıyla aralarına giren başta sosyal medya olmak üzere, kuşak çatışması, anlayış farklılıkları gibi durumları konu edinmiş bir roman. Alihan nezdinde çocuklarımızın görünen dış dünyası ile pek de önemsenmeyen iç dünyası arasındaki mücadeleyi sergiliyor. Gerlee ise hem yerli-yabancı, hem de işçi-işveren ayrımında örselenen, değer verilmeyen, hatta insan olduğu bile unutulan kitleleri temsil ediyor. Alihan’ı ve Gerlee’yi anlamak isteyenler bu romanı okuyabilir.

 

FEREC İDDİALI BİR ROMAN

  • En beğendiğiniz kitabınız hangisi? En sevdiğiniz? Gerçi evlatlar ayrılmaz ama.
  • Zor tabi yani bunu söylemek. “Biz aslında Neyiz”i bugün yazsam daha edebi yazardım. Fakat geçerliliği, sıcaklığı samimiyeti tartışılmaz. Bir yazdığınızı sonradan okuduğunuzda beğenmeyebiliyorsunuz. Ferec’de de çok iddialıyım. Çünkü Ferec’de sadece bir kurgu değil, ciddi bir araştırmaya dayalı ve sağlam fikri alt yapısı var. Turco da farklı tabi. Daha eğlenceli… Biliyorsunuz eğitim dünyası baştan başa sıkıntılarla dolu ve traji komik olaylar devam edip gidiyor. Ailelerin hayatlarını sıkıntıya sokuyor. Gençleri heder ediyor bu sınavlar, bu yarışlar. Her yarış bencilliği keskinleştiriyor. Biz birlik ve beraberlikle hareket ederek huzur bulan bir kültüre aitiz. Bu kadar duyarsızlık, bencillik, kibir o yüzden çok canımızı acıtıyor. Eğitim öğretimin önüne geçmiş artık iyi bir okul kazanmak. İyi bir puan almak… Çocuklar neyi niçin öğrendiğini bilmiyorlar. Bunun hayattaki yeri ve karşılığı nedir?

 

– Hangi ortamda yazıyorsunuz? Nerede, nasıl yazıyorsunuz?

– Korunmuş bir ortamım, inzivaya çekilme durumum hiç olmadı. Sadece bu yılın başında yaklaşık dört ay Denizli’de bir şirkette görev aldım. Otelde kaldım. Sabah saat dört buçuk beşte uyanıyordum. O saatlerde aileden uzakta otel köşesinde uyandığınız zaman, “Bu yaşta, burada yalnız ne işim var” diyorsunuz, oturup yazıyorsunuz. Turco’ya buradan bir şeyler sinmiştir mesela. Yolda giderken dinlediğim müzik beni çok etkiler. Belli bir tür değil, her türün içinde beni böyle etkileyen, ruhumu titreten tınılar oluyor. Türkü olabilir, yabancı bir müzik olabilir. Bunlar aklıma bir fikir getiriyor. Bir kuş sesi, bir derenin şırıltısı, karşı dağın tepesindeki kar bana bir sayfa yazdırabiliyor. . Yolda giderken gördüğüm bir insan yüzü, bir olay.. o anda kafamda bir şeyler oluşuyor. Onları not alıyorum, bazen telefona sesli not alıyorum veya bir yerde görürsem o sahneyi orada yazıyorum. Sonra onu başka bir yerde kullanıyorum. Şöyle ben oturayım da beş sayfa yazayım diye bir şey yok. Öyle oturduğunuz zaman yazamıyorsunuz. Aklıma bir şey geldiği anda yazıyorum. Mesela yatarken aklıma bir şey geldi kalkıp yazıyorum. Yazdıklarımı defalarca değiştiriyorum. Yazmak böyle işte! Karakterlerle bir süre sonra haşır neşir oluyorsun. Mesela kaba kırıcı davranan bir karakterle bir süre sonra arkadaş oluyorsun. Onu biraz törpülüyorsun, haksızlık ettim bu adama, diyorsun. Bu kadar da kötü adam değil diyorsun. Onu kötü yapan veya ona bu davranışı yaptıran başka şeyler var. Biraz karmaşık bir şey yazmak.

 

EVDE YAZARLIK YÖNÜ AĞIR BASIYOR

Peki eş, baba olarak evinizde bankacılık tarafınız mı daha yoğun, yazar tarafınız mı?

– Evde ve normal hayatımda yazarlık yönümün ağır bastığını düşünüyorum. Bankacılık yoğun bir meslek zaten. Acaba hafta sonları, akşamları da bu adam sürekli okuyup yazıyorsa hayatı nasıl oluyor? Zaman hırsızı dediğimiz şeylerden sakınmaya çalışıyorum. Masalarda insanlar ailece oturuyor ama ailede herkes cep telefonuyla ilgileniyor. TV’ler, bilgisayar oyunları… Ben onlara çok takılmadan işte böyle orta bir yol bulmaya çalışıyorum. Tabi şimdi gençler de büyüdü. Onlar büyüyünce bizden uzaklaşıyorlar, akşamları odalarına çekiliyorlar. Eskiden birlikte bir yere giderdik şimdi ‘siz gidin’ diyorlar. Benden yana mutlaka az çok şikâyetleri vardır ama ciddi bir şikâyetleri yoktur diye düşünüyorum.

 

RUS YAZARLARININ ESERLERİNİ BEĞENİYOR

  • Beğendiğiniz sevdiğiniz yazarlar var mı?
  • Yani ben genelde Rus yazarların eserlerinden çok etkileniyorum. Onların yazdıkları gerçek hayatlar, olayların ilerleyişi, insanların tepkileri ilginçtir… Üslup olarak Aytmazov, İvo Andriç, Meşe Selimoviç etkileyicidir. Tabii hemen aklıma gelmiyor ama yerli ve yabancı birçok yazarın eserini okudum. Bazen yazardan çok eser etkiliyor insanı, aynı müzikte olduğu gibi. Bir yazarın bir kitabını çok iyi bulurken diğer eserinde aradığımı bulamamış olabiliyorum.

 

POLAT ALEMDAR OKUDU 10 BASKI YAPTI

– Kurtlar Vadisi dizisinde Polat Alemdar’ın kitabınızı okuduğu sahnenin size olumlu katkıları oldu mu?

– Bu tür tanıtımlar etkili oluyor elbet. Reklam, tanıtım günümüzün önemli gerçeklerinden biri. Dünyanın en iyi kitabını yazsanız, tanıtamazsanız raflarda kalır. Marka iseniz ne yazarsanız alıyor okurlar. Yorumlarda birbirlerinden etkileniyorlar. Aslında bir kitabın değerini yazarın ismini kapatarak okuyan kitap guruları olmalı.  Biz Aslında Neyiz’i Polat alemdar okudu, kitap üst üste on baskı yaptı. Kayıp Renk’i Savcı Leyla okudu, yedi baskıda kaldı. Çünkü toplumlar yıldız peşinde koşuyor. Kurtlar Vadisi de kitapları daha geniş kitlelere ulaştırma bağlamında önemli bir katkı sağladı. Bu da bir tür kültürel hizmet. Kendilerine her daim müteşekkirim.

 

KATILIM BANKACILIĞI BİLİNMİYOR VE BU BİZİM AYIBIMIZ

 

PARA HER ZAMAN İKİNCİ PLANDA OLMALIDIR

  • Katılım Bankacılığının da kitabını yazdınız
  • Katılım bankasında çalışan bir kişi olarak yıllardır nereye gidersem gideyim, “Hadi anlat bakalım şu kâr payının faizden farkını!” sorusuyla muhatap oluyorum. Ciddi ciddi anlatıyorum. İşte şöyledir, böyledir” diye. Ondan sonra insanlar size en baştan kafalarına koydukları ön yargı ile bakıyorlar ve sesli ya da sessiz; ‘alavere dalavere’ diyorlar. “Hepsi aynı değil mi?” diyorlar. Bu yaklaşım incitici olduğu kadar düşündürücü de. Artık “ne farkı var?” diye sormasınlar diye yazdım. Şimdi de “bu kitapta ne anlatıyorsun özetler misin?” diyorlar. Katılım bankacılığının bireysel ve toplumsal fayda açısından iyi bir model olduğunu anlatmak istedim. Sistemin anlaşılması için gerekli olan toplumsal ve zihni atmosferden bahsettim. Çünkü bu sistemin bir bankanın ya da bir ülkedeki bankacılık sektörünün etkinliği olarak değil, bütün insanlığa ekonomik katkı yapacak ama aynı zamanda insani değerleri, adaleti, huzuru, toplumsal kardeşliği de göz önünde bulunduracak bir araç olarak tanınması ve öyle ilerletilmesi gerekiyor. İnsan, madde ve mana bütünlüğüdür. Mana içermeyen bir maddenin kıymeti yoktur. Para her zaman ikinci planda kalmalıdır.

 

FAİZ DEĞİL TİCARİ VE ORTAKLIK MODELİ

Sokağa çıkıyorsunuz katılım bankacılığını tanıyan, ne iş yaptığınızı bilen kişi oranı yüzde ikiyi geçmiyor. Bu bizim ayıbımız, sektörün ayıbı. Sektör bilançolarına her yıl yüzlerce milyon kâr yazılıyor ama İslam bankacılığını tanıtmak için, İslam bankacılığını bilen insanlar yetiştirmek için üç kuruş harcamaktan çekiniyor. Katılım bankacılığı faiz esası üzerine değil, ticari faaliyetler ve ortaklık esası üzerine işleyen bir modeldir. Özel sektör katılım bankacılığında günümüze kadar gerçekten belli bir noktaya belli bir teknolojik alt yapıta gelindi ama otuz beş yılda gelinen noktanın kabul edilebilir olduğunu da kimse söyleyemez. Başarılı olduğunu iddia eden varsa kendini kandırıyordur. Bugün bakın şunu iddia ediyorum; katılım bankalarında binlerce çalışan var, ama bu sistemin kökleri nereden geliyor, bir felsefesi var mı diye sorsanız en tepelerde bile çok az kişiden tatmin edici cevap alabilirsiniz. Bunun bir felsefesi olduğunu, bir niyet yönü olduğunu bütün toplumun hatırlaması gerekiyor. Faizsiz hayat olur mu olmaz mı? Bir kere niyet edin bakalım, “niyet ettim faizsiz yaşamaya” deyin. Katılım Bankacılığı, “Müslümanlar ancak kardeştir”in ekonomideki yansıması olarak görülmelidir.

 

SEKTÖRÜN GELECEĞİ KONUSUNDA UMUTLU

  • Devletin katılım bankası kurmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
  • Finansal çeşitlilik sermaye piyasalarını derinleştirir. Devletimiz katılım bankacılığının yeterince gelişememesi nedeniyle bu sektörü büyütmek adına kamu katılım bankalarını kurmuştur. Hükümet yetkililerimiz özel sektörü birkaç defa uyardı. ‘Hani biraz daha gayret edin, şunu yapın, bunu yapın’ şeklinde. Baktı ki olmuyor, bu sefer devlet kanalı yoluyla bu sektörü büyütmek amacıyla katılım bankaları kuruldu. Halkımızın devlet kurumlarına olan teveccühü bilinmektedir. Birkaç sene içerisinde bu sektörün pazar payının özellikle devlet bankalarının da gayret ve desteği ile yüzde yedilere çıkacağını, bir süre sonra da 10’ları geçeceğini düşünüyorum. Bir iki ürün geliştirmeyle bile bir anda yüzde 10’dan 20’lere sıçrama imkânı var. Yetmiş çeşitten fazla İslami finans enstrümanı var. Türkiye’de bugün 4-5 tanesi kullanılıyor. Bunların araştırılması, incelenmesi ve topluma sunulması gerekiyor.

 

DOMUZ ETİ DAHA UCUZ DİYE ALIYOR MUYUZ?

  • Vatandaşta şöyle bir izlenim var; diğer bankalarla faiz oranları aşağı yukarı örtüşmüyor mu? Hatta çoğu zaman katılım bankaları daha pahalı şeklinde…
  • Şimdi bu yaklaşım da sadece rakamlara odaklanmanın farklı bir boyutudur. Kapitalist sistemin dürtülerini hepimizin bilinçaltına öyle bir yerleştirmişler ki, sadece rakamlara odaklanıyoruz. Etkin çalışmıyor olabilirler bu bankalar ama para mı önde, prensip mi, değer mi, menfaat mi önde? Faiz haram mı, değil mi? Bu kurumlar faizsiz bankacılık yapıyor mu, yapmıyor mu? Bunları aslında sorgulamak lazım. Teşbihte hata olmaz; bir tarafta dana eti, bir tarafta domuz eti. Diyelim ki domuz eti daha ucuz diye alıyor muyuz? Almıyoruz. Hem faiz haramdır deyip hem de maliyeti daha düşük ya da getirisi daha fazla diye niye o zaman faizli bankalara gidiyoruz? Sektör temsilcileri kusurlu tamam ama faiz haramdır diyen bir dinin mensupları olarak bu toplum sabahtan akşama kadar neden faiz hesabı yapıyor? Şayet katılım bankalarının eğer gereği gibi bu işi yapamadıklarını düşünüyorsak, vatandaş olarak biz niye bunları yönlendirmiyoruz? “Arkadaş sen şöyle yap” diye niye öneri sunmuyoruz? Üniversite hocalarımız neden yıllardır kopyala yapıştır eğitimlerle liberal ekonomiyi anlatıp dururlar da, İslam ekonomisi üzerine bir iki kitap yazmazlar? Osmanlı arşivlerinde binlerce belge incelenmeyi bekliyor… Toplum olarak bir silkelenmemiz lazım.

 

FAİZ ÜÇ DİNDE DE HOŞ GÖRÜLMEZ

  • Katılım bankacılığının geleceği nedir sizce?

– Günümüze doğru gelindiğinde katılım bankacılığının geleceği ve dünyanın geneline yapacağı yansımalar konusunda umutlanıyoruz. Bir defa İslam toplumları farklı bir hayat tarzı arama yönünde bilinçleniyorlar ve bu bilinçlenme zenginlik artışıyla destekleniyor. Diğer taraftan Batılı ekonomi modellerinin sıkıntıları ve açmazları dünyayı yeni arayışlara yönlendiriyor. Bu arayışta katılım bankacılığı dünyanın hemen tarafında inceleniyor ve büyük ilgi görüyor. Katılım bankacılığını Allah’ın haram kıldığı faize karşı mücadele veren bir sistem olarak görüyorum. Faiz sadece İslam dininde değil, Hıristiyanlık ve Musevi dinlerinde de hoş görülmez. Hatta dinlerden başka birçok felsefi düşünce sisteminde de -Aristo‟nun düşünce sisteminde de-faizden olumsuz olarak bahsedilmiştir. İslam düşünürleri ve iktisatçıları katılım bankacılığına sahip çıkmalıdırlar. Sistemi analiz edip önerilerde bulunmalıdırlar. Günümüzde ekonomik realiteler var. Bu realitelere hem düşünce ve felsefi bazında hem de pragmatik anlamda çözümler üretmelidirler. Katılım bankacılığını noksan bulabilirsiniz, yetersiz bulabilirsiniz, peki öneriniz nedir? Dahası davranış kalıbınız nedir, niyetiniz var mı? Üniversitelerin, ilim dünyasının, diyanetin görevi sadece seyretmek olamaz. Eleştirecek, araştıracak, önerecek, çözüm üretecek.

 

  • Kitabınızı Vakıf Katılım’ın fikir babası Sn. Öztürk Oran’a ithaf etmişsiniz. Çok özel değilse neden?
  • Vakıf Katılım Bankası’nın kurulmasında çok emeği olduğunu biliyorum. Çok eskiden beri bu fikri savunduğunu ve mücadelesini verdiğini… Yıllardır savunduğu bir fikri bugün gerçeğe dönüştürecek kadar bunun üstüne düşmüş bir kişi olması nedeniyle böyle bir ithafı hak ediyor. İkincisi de bana güvenerek, Vakıf Katılım’ın iddialı kadrosuna beni de dahil etmesi hayatımdaki önemli kavşaklardan biridir.

 

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER